Murat Uysal

girişimci / matematik mühendisi / yazılım uzmanı / hislerim ve deneyimlerimden yazılar

Berlin'de ilk 2 gün ile yazı serimiz başlıyor :)


Merhaba herkese,

Berlin'e geçmeden önce, öncesinde denediğim birçok şey sonrasında artık bazı şeyleri yapabilmem için doğru yerde olmadığımı hissettim. 

Bu sebeple İzmir'de çok nadir bir iş imkanımdan fedakarlık ederep istifa ettim ve 2 ay almanca ön hazırlıklarımı tamamlayıp, yoğun ve zorlu bir vize başvuru sürecimi tamamlayıp sonunda geldim ve 2 gün oldu bile.

En son söyleyeceğimi hemen söyleyeceğim, buna değdi mi diye düşündüğümde, kocaman bir EVET cevabı geliyor içimden. Döktüğüm her ter ve vazgeçtim imkanlar ve konfor alanımı terk etmenin her yönüyle emeklerime değdi ( yada değeceği kesin ). 

1. Gün: 

Uçak biletimi İzmir'den en ekonomik olarak sunexpress ile Munih'e gelmekte buldum. 06:00 da uçağa bindim. Uçuş süresi 2 saat 50 dk ancak varış saatim 06:50 :) bu 2 saatlik fark bile harika işime yaradı.
Sabah erken saatte burada olmak için gayet normal bir saatte uçağa binip gelebilmiştim :)

Munih havalimanından ise Easyjet den aldığım Berlin bileti için henüz 2 saatim vardı. Bu iyi bir fırsat oldu, çevreyi havalimanındaki insanları ve ortama yavaş yavaş alışmam adına güzeldi. Ancak havalimanı büyük olması gayet doğal ama yönlendirme işaretlerinin biraz yetersiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü daha önce de çok fazla yurt dışında bilmediğim havalimanlarına gitmiş birisi olarak, hiç bu kadar istediğim yeri bulmakta zorlandığımı hatırlamıyorum.

Berlin'e vardığımda, saat 11:30 olmuştu ve tekrar valiz alma işlemlerini beklemeye başladım. Size tavsiye, mümkünse valizleri önceden kargolatın. Tabi bunu öneriyorum, eğer benim gibi akraba ve dostlarınızın sizin için hazırladığı harika yiyecekleri getirmek zorunda iseniz :)

Goethe Institute Berlin'e ulaştım ve konaklama detaylarımı ve birkaç diğer faydalı rehberlik sonrası yola koyuldum. Maalesef ilginçtir ama eve ulaşmakta da çok zorlandım, google haritada en az 1 veya 2 transfer ile gidebiliyordum ve seçtiğim güzergah transfer noktasında inşaat çalışması vardı ( Şaşırdım mı hayır :) )  Biraz fazla yürüdüm ancak, sonuçta başardım evime ulaştım :)

Bir aile yanında kalıyorum ve çok iyi bir ortam, ingilizce ile başladık elbette tanışmaya ancak öğrendiğim tüm almanca bilgisini kullanma gayreti ile iğrenç almancama katlanmak zorunda bırakıyorum insanları ama çok yardım sever insanlar var her yerde :)

2. gün

Kurs ortamı ise çok daha güzel, çünkü dünya karması gibi, kanada, yeni zelanda, çin, hindistan vb. birçok ülkeden insan var. Eğitim veren öğretmenimiz ise çok iyi, çok kaliteli bir anlatıma sahip.

İlk gün bu şekilde idi özetle, kaldığım yerde ise en beklemediğim kritik sorun internet oldu. 1 gün internetsiz dayanabildim en fazla. Ancak Vodafone her yerde hotspot sağladığı için hiç bir yere gitmeden, taahhüt vermeden ücretini ödeyip ( 9 euro ) 7 günlük internet aldım. Kendi vodafone hattımı alana kadar en iyi yol bu gibi görünüyor. 

Başka neler yaptım, peaky blinders dizisine başladım. Netflix de türkçe, ingilizce ve almanca hem altyazı hem seslendirme olması büyük avantaj. Haliyle bu dizi de dinlediğimi anlama yönümü geliştirecektir.

Gelelim Berlin'e. Berlin i şimdiye kadar değerlendirdiğimde çok ama çok beğendiğimi saklayamayacağım. Sokaklar temiz, hava rahatlatıcı bir serinliğe sahip, zaman zaman da güneş çıkıyor(aksi söylenmişti). Sakinlik dinginlik var her yerde. Saat 10 a doğru sokaklar bomboş tüm dükkanlar kapalı. Bunu Türkiye'de iken duyduğumda garip gelmişti ama olması gereken birşey. Kursum akşam olduğu için dönüş yolunda saat henüz 21:30 iken tek tük dükkan kalıp onların da kapanmak üzere toparlandığını görmek ilginç bir his. Kafe, market veya diğer her türlü işyeri kapanıyor. Sadece alkol satan yerler tek tük açık oluyor. 

Şimdilik bu kadar. Almanca öğrenmek için çok iyi bir fırsat yakaladım, şuan iyi gidiyor. 

Buradan gelişmelerden sizleri haberdar ediyor olacağım. 


Almanya'da 6 aylık iş arama vizesi ile yeni bir başlangıç

Merhaba sevgili okurlarım,

Hugo Boss'dan ayrılmam ve sonrasında bir dizi yorucu başvuru süreçlerimi tamamlayıp sonunda Almanya'ya gitme vakti geldi. 28 Ekim'den itibaren 6 aylık Almanya serüvenim başlamış olacak.

Bu gidiş benim yıllardır istediğim ama çeşitli sebepler ile bir türlü yapamadığım bir yolculuk olduğu için, normalde bir hüzün olması yerine, uzun süredir beklenen bir şeyin zamanının gelmesi sebebiyle duyulan bir mutluluk hissediyorum. Elbette İzmir'i ve bazı insanları özlemeyi denkleme katmazsak...

Şuan Almanya'ya gitmek için aldığım vizem "iş arama vizesi" türünde bir vize. Bu vizenin avantajı 6 aylık bir süre vermesi ve bu süre içerisinde iş bulursan doğrudan çalışma iznin verilerek tekrar ülkeden çıkış yapmana gerek kalmaması. Alman hükümeti bununla doğrudan mavi kart yani avrupa birliği ülkelerinde oturma ve çalışma izni veren hakkı size sağlıyor.

Bu vize başvuru süreci ve Almanya'da iş arama sürecim hakkında bloğumda sizlerle bilgilerimi paylaşmak istiyorum. Vakit buldukça burada Almanya deneyimlerimden ve orada iş arama sürecim hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

İş arama konusunda aslında sanırım gelişmeler biraz hızlı başladı, Almanya'da IK hizmetleri veren bir şirket yetkilisi daha oraya gitmeden benimle iletişime geçti. Çalışma geçmişimi detaylıca dinledi ve gerçekten de ayrıntılı bir hazırlık süreci başlattığını hissediyorum. Sonuç ne olur bilmiyorum, paylaşıyor olucam.

Şimdi burada kalan tüm sevdiklerime ve bu bloğu okuyan herkese sevgi ve selamlarımı sunuyorum.

Hoşçakalın...

Hugo Boss'dan ayrılırken...


Merhabalar,

Ayrılıkları sevmeyiz ama hayatın kaçınılmaz gerçeğidir. Acısı ile tatlısı ile 2 yıla yakın süresi bitirdik ve yarın Hugo Boss'da son günüm :( 

İyi ki Hugo Boss'da çalışma şansı bulabilmiştim, daha iyi olacağına inandığım planlarım nedeniyle şu ana kadar aldığım büyük kazanımlar ile yetinmeye karar verdim.

Neler yapacağımı başka bir yazımda anlatacağım ama şimdi konu Hugo Boss. 

Her ne kadar beni kendi şirketini öven klişe biri gibi görmenizi istemiyor olsam da yazacağım şeyler maalesef öyle görmenize sebep olabilir :) Tüm samimiyetim ile sizlere neden Hugo Boss biraz bahsetmek istiyorum.

Öncelikle daha iş görüşmesinden itibaren diyaloğu güçlü ve insana değer veren bir kurum olduğunu hissedebiliyorsunuz.

Hugo Boss'da geçen çalışma sürecinin neden benim için olumlu olduğunu aşağıdaki birkaç başlık ile sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eğitim

Personel eğitimine önem vermekte üst düzey bir kurum. Sabah bir sürü iş bekliyorken, acele ile masama oturduğumda ekranıma gelen tamamen unuttuğum eğitim randevu uyarısı alıyorum. Takım liderime işlerden dolayı hiçbir yere gidemeyeceğimi söylüyorum ve net bir tepki alıyorum. Derhal eğitime gidiyorsun, tüm işleri yarın yaparsın :)

Kampüs Ortamı

Bir işe başladım duygusundan çok, bir üniversiteye başladım duygusu veren kurumdur. Bu sebeple bambaşka bir kampüsü var. İçerisindeki sosyal tesisler keyifle starbucks kahvesi alıp yemyeşil çimenlerin arasında hem dinlenip hem anın tadını çıkarabileceğiniz bir ortam sağlıyor. Spor salonu tenis kortu gibi birçok imkan ile hayran olmamak mümkün değil.

Esnek Saat İmkanı

Bir işin olduğunda rahatça kimseden izin almaya gerek yok. Rahatça sadece bilgi vererek işleri görmek mümkün. Hepsi bir yana istediğiniz zaman bu saatleri fazla çalışma süreleriniz ile kapatabilirsiniz. Kimseye de mahçup olup borçlu hissetmenize gerek kalmıyor. Harika bir özellikti, ve belki abartmış olabilirim ama çok kullandım çok memnun kaldım :)

Dünya'nın en Kalitelisinin Üretildiği Yerde Olmak

En kaliteli kumaş pantolon ve gömleklerin olduğu bir yerde çalışmak paha biçilmez bir duygu. Dünya çapında 13.000 üzeri çalışanı olan ve her kime söyleseniz bir şekilde duymuş olduğu bir marka altında görev yapmak. Belirli dönemlerde hediye kıyafetleri ile de Hugo Boss kalitesini hissedbildiğiniz giyisiler ile anlıyorsunuz farkı. En basit görünümlü bir t-shirt dahi ne derece dayanıklı ve kaliteli bir işçiliğe sahip ürünü kullandıkça hissediyorsunuz. Pahalı olmasının hakkını nasıl fazlası ile ödediğini görmek, ve bu ürünün üretildiği yerde çalışmak bambaşka bir duygu. 

Serbest Bölge

Şirketin serbest bölgede olması ise ayrı bir avantaj bence. Her sabah geniş tertermiz asfalt üzerinde aracım ile ilerlerken, her bir tarafta sayısız kaliteli dünya markası şirketin özellikle üretim yaptığı devasa birimlerini görmek dahi çok harika bir histi.  


Daha birçok şey sayabilirim. Ama en etkileyici olanı elbette eğitime verilen inanılmaz önem ve şirketin sizin için size sağladığı müthiş imkanlar. 

Özetle zorlandığımız, terlediğimiz o günlerin her birine değdiği için teşekkürler.

















Hayatımızı asıl belirleyen o küçük toplum

Merhabalar,

Bu blog amacını aştı biliyorum :)

Esen aklıma gelen, canımı sıkan birşerler, farkına vardığım bazı ince noktalar gibi gibi...

Ne olsa burada yazıyorum, okuyan varsa ne ala, ben nasılsa okuyan yok diye yazıyorum :)

Okuyanın sorumluluğu da kendine ait, önerilerin ile hayatım mahvoldu diye gelmeyin bana :)

Evet bu konuyu anladıysak, yine iç parçalayıcı dram dolu bir tespit ile sizlerleyim...

Hayatımızı belirleyen şeylerin hiç göründüğü gibi olanaklar, yetenekler maddi güç gibi şeyler ile ilgili olmadığını daha iyi anlamış bulunuyorum.

Örneğin, bir sınıf öğretmeni farkı herşeyi değiştirebilir. Anne babanın tutumu, bir arkadaşınız, bir komşunuz veya bir akrabanız...

Herkes bilir ki hayatını değiştiren kişileri sorsak öyle kalabalık uzun da bir liste değildir o.

Örneğin hayalini kurduğunuz bir eve geçtiğinizde mutlu olacağınızı varsayarsınız. Ama öylesine bir komşu her şeyi değiştirebilir. En elit en temiz güzel bir mahallede yılların birikimi ile belki bir ev alırsınız sonunda rahat edeceksinizdir, ama öyle bir kişiye denk gelirsiniz ki, o mahallenin tüm güzellikleri yok olabilir, hayatınızın en kötü günlerini yaşadığınıza hayret edersiniz.

Veya bir başka örnek mesela askerlik, doğuya göreve  giden eyvahlar edip gider, ailesi bile huzursuz olur belki de.Sanılır ki zor bir askerlik olacak. Ama öyle iyi bir komutan gelir ki, hayır dua edersiniz askerlik bittikten sonra bile. 

Bir başka örnek de mesela bir şirkette çalışma hayali olabilir. Dışarıdan pırıl pırıl görünen o hayalini kurduğunuz iş çalıştığınız birkaç kişiye bağlıdır aslında.

Lafı uzatmak istemiyorum,  demek istediğim şudur ki her şeyi düşünün en iyisini yapın, her halükarda nihai durumu belirleyecek olan genelde 3-5 kişiden fazlası değildir. Mutluluğunuz, başarınız ömrünüzün güzel geçmesi buna daha çok şey eklenebilir.

Herşeye dikkat edin, ama her kararınız sonrası etrafınızda olacak 3-5 kişiye çok daha dikkat edin, çünkü herşey onlara bağlıdır.

Yanış kararlar yoktur, doğru insanlar ile yaşayamamak vardır diyor sözlerimi bitiyorum :)




Yeni anladığım gerçekler

Merhaba sevgili okurlar,

Bugün, bayram ve yaşadıklarım ile biraz eskilere dalıp, farkındalığımı arttıran yeni hislerle dolduğumu farkettim. 

Bu hisler öyle ki, sanki yıllardır bir puzzle vardı, sürekli hangi parça nerede diye deneme yanılma yapmış ve çok yorulmuştum.

İşte bugünkü duygu, artık puzzle daki resmi görmeye başladığım hissidir.

Bu nedenle kendimi daha iyi anladığımı ve bu sefer şüphe kalmaksızın emin bir noktada olmanın huzurunu yaşıyorum.
Bunun sonucunda da, yeni kurallar öğütler öneriler adına her ne dersek diyelim, bir nevi bundan sonraki beni ben yapan kuralları  belirleme vakti gibi birşey sanırım.

Unutmamam, ve belki sizlere da faydası olur diye burada paylaştığım aşağıdaki metinleri sizlere sunuyorum.

1- Sağlık "HERŞEY" den önemli. Buna zarar veren her ne var ise, asla ama asla inatlaşma, asla kararlı duracağım diye diretme. Sağlığına kötü gelen iş, olay, mahalle, ev veyahut hatta kız arkaş, hepsinden vazgeçmesini bil, tereddütte kalma.

2- Sporu asla hayatından çıkarma.  6 aylık askerlik döneminde, emir altında olduğum için yaptığım o sporu, niçin kendi sağlığım için yapmayayım ki. Her ne olursa olsun, haftada en az 4 saat koştuğun bir spor aktivitesi belirle.

3- Kitaplar okuyor olabilirsin, buna rağmen yetmez, farklı kitaplar edinmelisin, farklı ilgi alanlarını sana anlatabilen, çok geniş açıdan bakabilmeyi sağlayan kitapları deliler gibi oku. Maçtan bahsetme, günlük olaylar ile bir sürü vakit öldürme, her bulduğun fırsatta oku oku oku.... Ekonomi, sağlık, sanat, müzik, sinema, tiyatro, mimari, tarih, coğrafya birçok alanda bilgi edin.

4- Müzik hayatının olmazsa olmaz bir parçası olsun. Çok dikkatli müzik dinle, özel zaman ayır buna. Önemse. Ve mutlaka ama mutlaka bir enstrüman seslendirebil. Şuan bunun için ben Ney üzerine ilerliyorum. Haftada en az 3 saat Ney ile ilgilen, özel ders al veya hiç olmazsa anlamsızca üfle üfle üfle..

5- Bulabildiğin tüm paranı, tüm vaktini tüm imkanını, çeşitli yerleri, ülkeleri gezmek için kullan. Her gideceğin ülke öncesi, o ülkenin dilinde temel şeyleri öğren. Gittiğinde orada konuş, farklı kültürlerden insanları tanı.

6- Çok fazla insanla konuş, çok fazla iletişim kur. Her an her saniye mümkün olan en çok sayıda kişiyle ilgilen, ve ihtiyaç duydukları konularda da yardımcı ol. Böylece de, derin dostluklar edin, gel dediğinde neden demeyip, nereye diyecek derecede olan dostluklar... 

7- Uyku konusunda bugüne kadar az uyumanın gücüyle ilgili söylenenlerin doğru olmadığını hissediyorum. Bunun için net bir dayanağım yok ancak, bence uyku yerine daha değerli yapabileceğiniz bir şey yok ise kendim için yapabileceğim en faydalı şeydir diye düşünüyorum.  Eğer muhabbet bitti ise, lafı uzatıp geç saatlere kadar misafir ağırlamanın anlamı yok. Ama elbette, sanırım günde en fazla da 7 saat uyunabilir, fazlası çok anlamlı olmayacaktır düşüncesindeyim.

8- Her hafta en az 2 sinema filmi izle. Ne olursa olsun, ne kadar çok işin olursa olsun 2 olmazsa bile en az 1 sinema filmi izlemeden geçen bir hafta, zihni birçok besleyici öğeden alıkoymak olacaktır. Yani bir film, ses ve görüntü ile birlikte bir olayı takip edip detayları anlamayı gerektirdiği için zihnin gelişiminde önemli olduğunu anladım. Bu filmler mümkünse içi boş aksiyon filmleri olmamalı. Forest gump, esaretin bedeli gibi filmler olmalı mesela. 

9- Az eşyaya sahip olmalısın. Bunu minimalist yaşam olarak da adlandırmaktalar, bu konuda alışkanlıklar geliştirilmelidir. Hatta belki biraz ütopik olabilir ama Albert Einstein gibi tek tip kıyafet giyilmesi de düşünülebilir. Ne giysem derdi önemli bir sorun. Öncelikle zaman kaybına sebep oluyor. Zihni boşa meşgul etmesi ve farklı kıyafetler giyerek nasıl göründüğü takıntısı büyük  bir zihinsel stres kaynağı. Bu belki mümkün değil, bunu yapamam ama biraz sadeleştirmenin kimseye zararı olmayacaktır diye düşünüyorum. http://teknoyo.com/hergun-ayni-kiyafeti-giyen-6-teknoloji-lideri/ bu linkte bununla ilgili örnek kişiler yer alıyor.


10 - Her hafta en az toplamda 3 saat oyun oyna. Ne demek istiyorum, yani mesela şuan oynadığım "Bricks" isimli bir oyunu oynamaktayım. Stres kaynağı olmayan zihni farklı bir konuya odakladığı için dinlendirici etkiye sahip bu tip oyunları sürekli hayatın içinde tutmak gerektiğini anladım. Bu sayede örneğin otobüs bekliyorken, elinizde telefon ile instagramda takılmak yerine zamanı zihninizi güçlendirecek bir oyun ile geçirmek çok çok mantıklı bir tercih.


Şimdi bunları öğrendiğime göre, tabi ki bunun için zaman planına ihtiyacımız vardır. Gerçekten bu öğretiler hayatımda uygulanabilir durumda mı acaba. 

Şuan çalıştığım işin mesai saatler 08:00 - 18:00 şeklinde. Tabi buna yolu da ilave edersek yakın bir yerde çalıştığım için, 07:30 - 18:30 diyebiliriz. Her gün günlük işler için de vakit harcıyorum. Kahvaltı 30 dk, giyinme hazırlanma : 15 dk, akşam yemeği ve iş sonrası dinlenme 1 saat dersek, ortalama toplamda 2 saat de zaten mecburi işler için zaman ayırmak gerektiğini söyleyebiliriz.

Yani hafta için toplamda 11 saat iş mesaisi, 2 saat de zaruri şeyler için 13 saat harcamış oluyor. Tüm bunları yaptığımda eve gelişim ve kendime vakit ayırabilir duruma gelmem, toplamda 20:00 bulmakta diyebiliriz. Her sabah da 07:00 de uyandığıma göre ve en az 7 saat uyku ( işimiz yorucu olduğu için daha az uyku ile idare etmem imkansız ) 24:00 da uyumuş olmam gerektiği sonucu çıkıyor.

Yani her gün yukarıda saydığım şeyler için 20:00 - 24:00 saatleri bana kalmakta, 4 x 5 saat den toplam hafta için 20 saat boş vaktim var. Bu en iyi ihtimali düşündüğümüzde böyle. Hafta içi mesai yapmam gerekebiliyor. Veya kişisel bir iş nedeniyle bazen vaktimi o işe harcamam gerekiyor. Yani bunu da 5 saat kadar her hafta şahsi bir konu için vakit ayırıyor olsam, kalır bana 15 saat.

Hafta içi serbest sürem : 15 saat

Hafta sonu ise, uykuya önem veren bir politika ve hafta içi çok yorulmam nedeniyle, cuma günü 24:00 de uyuduğumda, bir cumartesi ve pazar günü 09:00 da uyanıp, 10:00'a kadar da kahvaltımı yapıp giyinip hazır hale gelme süresi olarak değerlendirdiğimizi düşünelim. Bu durumda da, hafta sonu 10:00 - 24:00 a kadar, 14 x 2 = 28 saatim kalır.

Her hafta sonu da kişise işlerim için, örneğin temizlik, alışveriş, aile ziyareti, arkadaş ile görüşme telefon görüşmeleri gibi şeyler nedeniyle 4 er saat gittiğini düşünsek, 4x2 = 8 saat, hafta sonu 28 saat - 8 saat = 20 saat elde kaldığını sonucu çıkar. 

Hafta sonu serbest sürem: 20 saat

Toplam Haftaık Serbest Zamanım: 35 saat

Peki şimdi bu elde olan şey, peki beni ben yapabilmek için yukarıda ihtiyaç duyduğum şeyler için nasıl bir zamana ihtiyacım var onu hesaplayalım.

Haftalık olmazsa olmaz aktiviteler:

Film   : 5  saat ( filmi seçmesi, mısır patlatması olmadan olur mu :) )
Spor  : 6  saat ( net süre 4 saat olması ve sonrası 30 dk lık hazırlık ve duş olduğunda bu şekilde bir süre alır)
Oyun : 5  saat ( bricks gibi olmak zorunda değil, call of duty de fena olmayabilir :) )
Muzik:  6 saat ( 4 saat enstrüman ile ilgilenmek, 2 saat örneğin klasik müzik vb. müzik dinleme süresi )
İnternet: 5 saat ( fatura ödeme, araştırma olabilir, veya sosyal medya, bu zaman muhakkak harcanıyor ) 
Kitap :  9 saat ( hafta içi 1 er saat, hafta sonu 2 er saat )  
--------------------------------------
Toplam:  35 SAAT

Yukarıdaki planlamaya göre dolu dolu 1 haftayı yaşamak ne kadar mümkünmüş onu görebiliyoruz.

Şuan bu planda, film, müzik, spor, kitap okuma, hafta içi işim nedeniyle mesai saatlerim, oyun gibi tüm her şey planda olmasına rağmen sürenin ne kadar yeterli olduğunu görebiliyoruz.

Elbette sapmalar olacaktır, ama hedef belli olursa, o sapmaları belki uykudan fedakarlık ederek dengelemek de mümkün olabilir.

Bu planı uygulamak için zamanlamayı planlasak diye düşündüğümde şöyle bir plan yapmam gerekecektir.

Hafta içi her gün 1 saat kitap okuma olduğu için kalan sürem 3 saate düşer.  Haftada 2 film demiştim, birisini hafta içi birisini hafta sonu olduğunu düşünürsek, bu durumda hafta içi 4 günüm kalır. Hafta içi bir gün sadece film ve kitap okuma ile günü tamamlamış olacağım anlamına gelir.

Hafta içi ardışık olmayan 2 günümü de 1,5 saatlik ( 1 saat spor + 30 dk hazırlık, duş, dinlenme ) şeklinde belirlemem gerekiyor. Hafta sonu her 2 günde de spor yapacağım için pazartesi spor olmamalı. O zaman salı ve perşembe hafta içi spor için en ideal olanıdır. Film içinde hafta içi zaten sonu 1 film izlemiş olacağım için, ardışık olmaması adına, çarşamba çok mantıklı olduğu ortaya çıkar.

Bu durumda en mantıklı plan, çarşamba günleri 1 film izlemek(2,5 saat ) , salı ve perşembe günleri 1,5 saat x 2 = 3 saat harcayacağım spor şeklinde oluyor.

Bu durumda çarşamba günü 1 saat kitap + film ile günü kapatmış oluyorum. Salı ve perşembe için spor + kitap = 2,5 saat harcadığım için halen 1,5 saatim bulunmaktadır. Listemde bulunan en ideal şey, entrüman çalmak ve müzik dinlemek olarak görünüyor. Bu durumda 1 er saat enstrüman + 30 dk müzik dinlemek şeklinde de salı ve perşembe günlerini de kapatmış oluyorum.

Elimde kalan sadece pazartesi ve cuma günü, 1 er saat kitap okuma nedeniyle günlük 3 saatten, toplam 6 saattir. 

Bu 6 saatlik kalan hafta içi sürem, günlük 1,5 saat oyun oynasam, kalır günlük 1,5 saatlik süre. Kalan bu süreyi de internet, sosyal medya diye tamamlanabilir. Zaten kayıplar da olacağı için, bu kayıpları bu sürelerden düşmek şeklinde verimi iyileştirebilrim.

Cuma günü çok yorucu bir gün olur, dolayısı ile rahat bir gün olması mantıklı. Bu nedenle 1,5 saat oyun + müzik i+ internet şeklide tamamlanabilir.

Bu durumda plan şudur,

Pazartesi    : Kitap(1 saat), Oyun ( 1,5 saat ), İnternet ( 1,5 saat )
Salı             : Kitap(1 saat), Spor ( 1,5 saat ) , Enstrüman ( 1 saat ), Müzik ( 30 dk )
Çarşamba   : Kitap( 1 saat), Film ( 2,5 saat ) , İnternet ( 30 dk ) 
Perşembe   : Kitap(1 saat), Spor ( 1,5 saat ) , Enstrüman ( 1 saat ), Müzik ( 30 dk )
Cuma          : Kitap(1 saat), Oyun(1,5 saat ) , İnternet veya Enstrüman ( 1 saat ), Muzik ( 30 dk )  

Plan harika gidiyor. Bu plana harfiyen sadık kalmak elbette zor, ama mesela kitap okumada esneme yapmayı düşünmemek gerek. Bunun yerine o gün çıkan acil bir iş nedeniyle mesela, oyun oynama veya müzik dinleme süresinden kısılabilir. 

Sapma olmaması gereken aktiviteler: Kitap okuma, enstrüman, Spor, Film

Diğer aktivite süreleri bonus olarak ihtiyaç halinde kısalıp uzayabilir. Hatta bonus süreler, örneğin kitap okuma için daha yatkın bir haftada önceliklenip, daha çok kitap okunabilir de. Anlatmak istediğim ana aktivitelerden düşüş olmamalıdır.

Gelelim hafta sonuna. Kesin olarak harcanacak süreler, kitap ( 2 saat ), spor ( 1,5 saat), enstrüman( 1,5 saat ), müzik(30 dk), internet ( 1,5 saat)  şeklinde her 2 günde net süreler var. Bu durumda 7 saat her 2 gün içinde kesin olarak harcanmış olacaktır. Günlük 10 saatim vardı, bu durumda 3 ar saat süre kalmış oldu.

Çarşamba günü 1 film izleme eklemiştim,  cumartesi gününe film izlemeyi eklemem daha uygun.  Cumartesi günü mısır patlatma vs. de işin içine katarsak 3 saat ideal bir süre, kalan zaman olduğunda da oyun oynamak uygun görünüyor.

Cumartesi : kitap ( 2+ saat ), spor ( 1,5+ saat), enstrüman( 1,5+ saat ), film(2,5 saat ), oyun( 1 saat ), internet ve müzik(1,5- saat)

Pazar       : kitap ( 2+ saat ), spor ( 1,5+ saat), enstrüman( 1,5+ saat ), oyun( 1 saat ) 


Saatler konusunda esneme olmalıdır. Örneğin haftalık 9 saat kitap okuma aslında minimum bir değer. Bunda hedef 15 saati bulmak olmalıdır. Enstrüman ve spor da artış eğilimli olunması gereken aktivitelerden. 

Özetle harika bir plan, ve hayalperest bir tutum değil. Burada planda özellikle yer alan oyun, internet ve müzik planın aslında hava yastıkları diyebilirim. Çünkü bu tip şeyleri ertemeleniz, eksik bırakmamız çok büyük bir kayıp olarak görmeme şansımız var. Önemli olan haftalık en az 9 saat kitap okumak, 2 film izlemek ( 5 saat ) , 6 saat müzik ile ilgilenmek ve 6 saat spor yapmış olmak. 

Eksiksiz yapılması gereken çalışmaların süresi toplam 26 saat. Bizim elimizde olan ise 35 saat. Hadi diyelim ki en kötü senaryoda 26 saati tamamlayasak bile, en az 7 saat kitap okuma, 4 saat müzikle ilgilenme,1 film(3 saat), 4 saat de spor şeklinde hedefi düşürürsek 18 saatlik değerli kaliteli bir zaman geçirmiş oluruz. 

İşin ilginç tarafı bu kadar yapılması kolay ve mantıklı bir planı, düşünmediğimiz için hiçbirisini yapamayıp zamanı boşa harcıyoruz. Bu akıl yürütme ve zamanı anlamlandıran aktiviteler ile belki hayatımızı daha doğru yaşama şansımız olur.


Yine içimden gelip, yazıp gittiğim bir paylaşım oldu. Bu planı uygulayıp sizlerle sonuçlarını ne kadarını yapıp yapamadığımı paylaşıyor olacağım.

Sevgi ve saygılarım ile :)

Kız gibi kodla yeni bir bakış açısı

Merhabalar,

Hugoboss'da birlikte çalıştığımız çalışma arkadaşımızın kurup sürdürmekte olduğu başarılı bir sayfadan söz etmek istiyorum.

Sayfanın isminin "Kız gibi kodla" seçilmesi bir kere çok  kreatif olmuş, kendisini tebrik ediyorum ve başarılarının devamını dilerim.  

İsmin bu şekilde seçilmesinin altında da bir ironi olduğunu görmek gayet kolay. Toplumun maalesef biraz "o işi çok iyi anlamamak ve yeterince cesur davranamamak v.s" gibi manalarda kullandığı ( şahsi fikrim böyle yanlış olabilir )  "kız gibi" ifadesinin, sayfayı ve web sitesini gezdiğinizde aslında bu anlamın tamamen aksine iltifat ve yüceltme anlamında kullanılması gerektiğini görebiliyorsunuz.

Bu ironi gayet hoş bir yaklaşım ben sevdim ismi :) Dahası yıllardır bu sektörde çalışan birisi olarak,  herhangi bir ironi olmadığını da iddia edebileceğimi söyleyebilirim, nedeni ise şu;

Erkek ve kız arasındaki bazı net davranış ve tutum farklılıkları olduğu kabul edilen bir gerçek. Bu farklılık örneğin makine ve inşaat gibi alanlarda erkekleri daha üstün yapabilir ve yersiz övünmeye sebep de olabilir :) 

Ama konu yazılım olunca, o  motif motif kilim dokuyan kızların hassasiyet ve dikkatinde dokunması gereken bir işten bahsediyor olduğumuzu çoğumuz fark etmez bile. Bu nedenle "Kız gibi kodla" ifadesi IT ofislerinin duvarlarında yer alması bile gereken genel bir tutum olabilir mi diye dahi konuyu tartışmaya değer buluyorum.

Gün içerisinde öyle kodlar ile karşılaşıyoruz ki, nasıl bu kodu bu şekilde buraya yazmışlar, yazabilmişler diye düşünmeden edemiyorsunuz. Yazan kişinin kulakları çınlaması, sizin o sırada şizofrenik bir modda zihninizde o kodu yazarkenki yüz ifadesini hayal etmeniz ve o sırada çözmeniz gereken önemli bir sorun için için işleri zorlaştıran o "nasıl yazılmamalı" örneği kodla karşı karşıya kalmanız... Keşke bu çok nadir olsa, ama maalesef bu durum çok sık bir şekilde gerçekleşmektedir. 

Bunun sebebi, derli toplu düşünmemek, dikkat etmemek, o anı kurtarmak ve iş için gerekli temel zarafet ve görgü kurallarını hiçe saymak ile ilgili. Çünkü öyle kodlar var ki, bir sonraki yazılımcı için gördüğünde kalp krizi ile sonuçlanabilecek ciddi yan etkiler içerebilmektedir. Nice yazılımcı sanıyor musunuz, kendi kendine ölüyor. Bu kodlar yüzünden nice yazılımcı kodların serin sularında boğulup can veriyorlar ve failleri bir başka şirkette zehir saçan kodlara devam ediyorlar birşey olmamışçasına hemde :)

Kız gibi kodlamak can kurtaran bir ifade. Kızlar gibi titiz, derli toplu ve iyi "kombin" yapılmış kodlar yazılmalı. Birbiri ile kombin olmayan kodlar ile yazılan yazılım, güzel bir eseri iyi bir sanatçının metro'da işe yetişmeye çalışan insanlara çalması gibi geliyor bana. Evet o da müzik, o da bir sanat ama, metot bu değil. Bir bayanın bakış açısı ile titiz ve kombin yaklaşımı, eminim ki bir yazılımı bir senfoni orkestrası haline getirmeye yetecektir. 

Bunun tek ama tek yolu kızlar gibi iyi kombin kodlar yazılmasıdır :)

Kız gibi kodla, yoksa bırak, gerçekten gerek yok, kodlama, kodlama, kodlama... 

E-kitap okuyucu ile kitap okuma kolaylığı


Merhabalar,

Bir önceki yazımda söylediğim gibi kobo e-kitap okuyucu ile gerçekten okumak bir başka kolaylaştı. Yolda bir yere giderken veya en boş vakit harcanan anlarda kitap okumak gerçekten harika bir zaman kazancı. Dahası yıllardır hayıflandığım ve kendi içimde kendimi dövdüğüm kızdığım bir konudan kurtulma rahatlığı gerçekten çok rahatlatıcı.

Artık ne kadar merak ettiğim kitap var ise okuyup sizlere buradan paylaşacağım.

Ayrıca instagram'da bir sayfa açtım.  @kitap_okutan_cumleler ismindeki bu sayfada her kitabın o vurucu süzülen noklarını paylaşıyor olacağım.

Şu ana kadar bitirdiğim kitaplar,

  - Korku - Osho
  - İletişim Donanımları - Doğan Cüceloğlu
  - İnsan Ne ile Yaşar - Tolstoy
  - Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali

Okumaya devam ettiğim kitaplar

  - Kavgam - Adolf Hitler
  - Kolay Ekonomi - Mahfi Eğilmez

Burada sizlere bunlarla ilgili paylaşımlarıma devam ediyor olacağım.



Kürk mantolu madonna kitap yorumlarım

Kürk mantolu madonna denilince aklıma kahve yanında kitabın durduğu büyük bir paylaşım rekoruna sahip resimler gelmektedir.

Açıkçası itici bir durum, her yerde gösteriş için paylaşılan bir kitap :)

Google da arama sonucunu paylaştığım aşağıdaki resim ile ne demek istediğimi görebilirsiniz. :)


Tabi ben de boş durmadım, aşağıdaki gibi bir paylaşımla kendime özgü bir yorum kattım. 

Bizde çay gelenektir :)


Şimdi gelelim, peki bu kitap neden bu kadar seviliyor.

En önemli sebebi çok akıcı bir dili var. Başka bir kitabı okurken biraz okuyayım dediğimde bırakamadım ve 3 günde bitiriverdim.

Sürekli merak ediyorsunuz. Acaba sonra ne olucak duygusu sizi rahat bırakmıyor. Yani huzuru ancak bitirince buluyorsunuz.

Kitapta anlatılan hikaye ise zaten etkileyici. Çok yerde gözleriniz dolar gibi de olabilmekte. 

Özetle dedikleri kadar varmış, tavsiye ediyorum mutlaka okuyun. 

Kobo e-kitap okuyucu yorumlarım


Kitap okumayı seviyorum ancak herkes gibi yeterince okumadığımı da biliyorum. İş hayatımız yoğunluğunda, bir yerlere giderken her zaman yanımda kalın kitapları taşımak,  uzun süre taşıma ile sayfaların kırışması, kimi zaman tahrip olması sanırım herkesi rahatsız etmiştir. 

Hal böyle olunca okuduğum kitap sayısı olması gerekenin çok çok altında kaldığını düşünüyorum ve bundan dolayı derin bir üzüntü duymaktaydım. Ta ki teknoloji imdadıma yetişene kadar.

Teknoloji hızla gelişiyor, birçok yenilik hayatımızı kolaylaştırıyor. Her yeniliğin kendine özgü birçok güzelliği faydası var olsa da e-kitap artık benim için gözümde bambaşka bir yere gelmiş bulunmaktadır :)

E-kitap ile kitap okumak inanılmaz kolay ve pratik. Her an elinizin altında bir kütüphane olması muazzam bir duygu.  Bir tablet gibi görünse de tabletten çok öte bir yapısı var.

Burada en önemli  nokta ekran teknolojisinde. Ekran e-ink ( elektronik mürekkep ) teknolojisine sahip olduğu için sayfalar gerçekten bir kağıt kadar kaliteli ve gözü yormayan bir netlik sağlıyor. Yansıma olmadan sanki bir kitabın sayfasını cihazın içerisine çerçeveletmiş gibi birebir kağıttan okur bir görüntü var. 

Eşsiz bir keyifle okumak ve her an en sevdiğin kitapların elinin altında olması harika bir duygu.

Aldığımdan beri de okuyorum, her fırsatta her anda. Boyutu çok ideal, ceketimin cebine sığıyor mesela. O kadar hafif ve o kadar görüntüsü kaliteli ki, okumak hiç zorlayıcı gelmiyor.

Şuana kadar çok iyi gidiyorum. Mesela çok beğendiğim bir kitap "İnsan ne ile yaşar - Tolstoy" bitirdim bile. "Suç ve Ceza" da üniversite yıllarımda başladığım bir kitap idi bitirememiştim, şimdi onu da yeniden okuyorum. Oslo'nun "Korku" isimli kitabı da harika bir anlatıya sahip. Koca bir kütüphane ile dolaşmak, hem de bunu 160 gr kadar bir ağırlıkta gerçek bir kağıttan okuma hissi veren ekran ile sağlamak...

Tek eleştirdiğim yönü, fiyatı oldu. Benim aldığım model 699 TL ve en ucuz olanı. Ama inanın hiç diğerlerine ihtiyaç yok. Ekran boyutu daha büyük modelleri var ama aradaki fiyat farkı çok fazla. 1300 - 1900 TL ye kadar çıkıyor diğer modeller. Hak ediyor mu derseniz, evet ürün kaliteli hak ediyor ama kitap okumayı kolaylaştıran bu ürünlerde belki de vergi indirimi olması fiyatları daha alınabilir yapardı. 

Özetle, kitap okuyamıyorum diyorsanız çözüm e-kitap okuyucudur. Haftalarca giden şarjı ile, kaldığınız yeri kaybetme derdi olmadan ve okuma hızınıza göre kitabın ne kadar süre sonra biteceği gibi önemli verileri sunması ile, çağın sunduğu en güzide olanağı olduğunu düşünüyorum. Herkese şiddetle tavsiye ediyorum. 

Ömür dediğin "bir gün"

Bir söz vardı tam doğru hatırlıyor muyum emin değilim.

Şuan klasik müzik eşliğinde bu yazımı yazarken dikkatimi bölüp araştırmak hiç içimden gelmediği için hatırladığım gibi yazıp devam ediyorum, hatalıysam affola.

"Dün geçti, yarın ise meçhul, ömür dediğin bir gündür, o da bugündür."

Çoğumuzun bildiği, bilmiyorsa da ne var bunda diyebileceği yaşadığımız anın değerini anlatan bir söz gibi görünüyor ( nitekim öyle zaten ) 

Bu yazıyı yazma sebebim esas olarak  "ömür dediğin 1 gündür" bölümünün bana hissettirdiği yeni anlam.

Bu yeni anlam, bilmediğimizi zannettiğimiz "geleceği" aslında büyük ölçüde bilebileceğimiz ile ilgili...

Yani yarını bilmiyoruz, bir sonraki haftayı bir ay sonrası ve yıllar sonrası... ve bilemeyeceğimizi zannediyoruz...

Kocaman 24 saatlik dilimlerden oluşan ömrümüzde, her an o ana özgü iken, örneğin şu satırları yazarken yaşadığım anı yeniden aynı şekilde tekrar yaşanması imkansız iken, bize ait olan zamanı bizsiz geçiriyoruz...

Bizi, gerçekten yaşamadığımız, biz olmadığımız, tekrarı ve geri gelmesi mümkün olmayan 24 saatlere mahkum bırakan hayat mecburiyetleri içerisinde, buna meydan okumamız ve gerçekten bize ait bir ömre sahip olmamız için ihtiyacımız olan tek şey sadece "1 gün" dür.

Bir işiniz, maaşınız, her gün mecburen işe gidip geldiğiniz bir yol ve her ay ödemeniz gereken faturalarınız... Güç bela alabildiğiniz izin döneminde de tatile çıkıp mutlu gibi göründüğünüz resimleri atacağınız bir instagram hesabınız.... Memnun etmeniz gereken aileniz, şikayet eden patronunuz ve moral bozucu haberler kötüye giden birçok şey...

Tüm bunlar ortalama bir durum, daha komplike ve içinden çıkılmaz sorunlar yaşayan tahmin edilmesi imkansız neler ile boğuşan nice insanlar...

Ömür göz açıp kapatıncaya kadar geçiyor dedikleri şey varya hani, işte sebebi tamamen bu. Bize ait olmayan 24 saatler...

Herkesin mutlaka hayatında, zamanın ne kadar uzun olduğunu  anladığı koşullar vardır. Mesela, benim askerlik dönemimde günde 7 saat nöbet tutmam gerektiğinde bunu hissedebilmiştim. Saatin, dakikanın hatta saniyelerin yavaşlığı anları yaşayınca, hayatın aslında öylesine uzun olduğunu anlamak çok kolaylaşıyor...

Peki bu kadar uzun bir zamanı kısaltan ne olsa gerek değil mi?

Bunu anlamak için dünü ve bugünü düşünmek yetecektir. Mesela dün ve bugün gerçek manada neler yaptınız, neler hissettiniz, gerçekten size ait "an"lar nelerdi... Mesela gerçekten güldünüz mü, işiniz olmadığı halde sırf özlediğiniz için bir dostunuzu aradınız mı veya o anki sağlığınızın kıymetini bile bile, o sağlık duygusunu hissede hissede yaşadınız mı...

Gün içerisinde içtiğiniz çay kahve veya su, ne kadar sıradan erişebilir önemsiz şeyler gibiydi değil mi! Bir düşünün bakalım gerçekten tüm bunları tüketirken tadını aldınız mı? Yoksa o sırada bin türlü işi planlamak için düşünceler içerisinde iken farkına bile varmamış olabilir misiniz! Açlıktan ve susuzluktan ölen nice insanların olduğu bir dünyayı bolluk içerisinde paylaşıyorken(!),  rahatça ulaşabildiğimiz bu lezzetli besinlerin gerçekten tadını ala ala hakkını vere vere  hissedebildik mi...

Biraz daha spesifik bir örnek olarak mesela hiç müzik ile profesyonel bir bağınız yokken bile, sanki tek işiniz ve dünyaya geliş amacınız o sırada müzikmiş  gibi harika bir klasik müzik eserini dinleyebilmek... Duymaktan bahsetmiyorum elbette, hani o bir iş yaparken arka planda "sadece duymak" değil kast ettiğim. Mesela gözlerimiz kapalı iken, notaların kulaklarımızda tınladığını hissede hissede dinlemek... Tınlaması sesten ibaret kalmaksızın, o notaları icra eden müzisyenlerin tek tek hangi enstrümanın hangi notasını seslendirildiğini hissedecek kadar derinlemesine dinlemekten bahsediyorum mesela...

İşte ancak böylesine gerçekten bize ait, sadece bizle yaşanan anlar, hislerimizde kalıcı duygularla yaşanılan "an"lar ömrümüze bir kutup yıldızı gibi perçinlenebilir ve ancak bu "an" ların toplamı kadar yaşamış olabiliriz...

Bir "an" bize ait olması için, belki sıradan bir yürüyüş de  yetebilecektir bu bizlere bağlı. Elbette bu durumda da yürürken yanından geçtiğiniz çiçeklerin kokusunu alabilmek derecesinde  yürümekten bahsediyor olacağız... Yani bütün mesele "sana ait saniyeler" içermesinden ibaret. Ütopik bir örnek olarak mesela komşunun zilini çalıp kaçmakla veya ice tea dondurup saatlerce katır kutur kazıyıp yemek veyahut da kış günü  buz gibi havada kocaman bir paket dondurma yemek ile de bunu yaşayabiliriz. Bu tamamen sana, bana, bize kalmış. 

Önemli olan gerçekten sana ait seni sen yapan, kendini kendine hissettiren "an" sahibi olmak. Tüm bu "1 gün"  esprisi işte bu. "Bir gün" ' ün nasıldı,ömrünün bir aynası olan o günü hakkıyla yaşamaktan bahsediyorum...

Sana ait olmadıktan sonra, kaç yıl yaşadığımızın gerçekten bir önemi olabilir mi.  

Düne bak, bugüne bak ve yarın için ne planladığına bak, içerisinde sana ait "an" var mı? 

Bütün başarımız, mutluluğumuz ve ileride olmak istediğimiz yerlerde olup olmayacağımız tamamen gerçekten kendimize ait "an" varlığımıza ve kalitesine bağlı...

Yaşadığımız bugünkü "1 gün" ömrümüzün sıradan bir 24 saati değil. 

Dün bilmediğimiz geleceğin,yaşadıktan sonra artık bilmemizi sağlayan "1 gün" 'ü

İşte bu nedenle "Ömür dediğin 1 gündür o da dündür, bugündür, yarındır, koca bir ömürdür....