Murat Uysal

girişimci / matematik mühendisi / yazılım uzmanı / hislerim ve deneyimlerimden yazılar

Katar yerine Sabancı olsan bari : BorSA İstanbul

Merhabalar,

Hayal edin, bankaya gidiyorsunuz. Kredi alabilirsiniz altın dolar herşey olabilir. Çünkü bankadır. Ama siz şunu söylüyorsunuz, ben bu bankanın kasasının %10'unu almak istiyorum. Kasanın içindekilerin %10'unu almak ? Sanırım dalga geçtiğiniz için derhal güvenliği çağırırlardı. Kasa alacaksan, kasa satan yere gidersin. Kasanın anlamı farklı olan bankada kasa alamazsın elbette.

Gelelim asıl konuya.

Bugün tüm detayını anlamadığımı ve anlamak istemediğimi ifade ederek başlamam gereken bir üzücü haberi sizler ile paylaşacağım. Ekonomiyi çok bilmem belki sevinmem gerekiyordur inanın emin değilim. Eğer öyle ise lütfen bana ulaşın ve bilgi verin. Ama buna rağmen ne olursa olsun bir ülkeye ait olan Borsa İstanbul benim bildiğim kadarı ile hisse alınabilir bir şey idi. Ne ara oldu da, böyle bir kurum sanki bir arsa gibi bir kısmı alınabilir hale geldi anlamakta zorlanıyorum demek isterdim, ama bunca olan şeyden sonra asla zorlanamıyorum. Olur ülke hali bizim için bu bile olağanlaştı ne yazık ki. 

Evet şaka gibi %10'u satılmış. Satılabilir olmasının sorgulanması gereken şey hiç bir gündem olmadan, hiç konuşulmadan doğrudan tek gelen haber bu Katar'a %10'u satıldı. 

Bir sürü soru var kafamda. Madem satıldı, neden Katar? Hadi Katar alsın tamam, iyi de bir şey satılırken haber verirsin ilan yayınlarsın en yüksek rakam verene verirsin. Gerçekten en yüksek Katar mı verdi ondan mı ona satıldı yani bunu mu anlamalıyım ? 

Zaten bir sürü sorun yaşıyoruz günlük hayatımız içerisinde. Buna rağmen odaklanıp güzel işler çıkarmaya çalışıyoruz.
Ülkemize faydalı olacak çok güzel yazılım projeleri geliştiriyoruz. Saygı duyduğum değer verdiğim ve çok sevdiğim insanlar ile çalışıyorum. Yurt dışına yazılım satmayı hayal ediyoruz. Bir yandan söz verdiğimiz projeleri yetiştirmek için mücadele ediyorum. Tüm bunları yapıyor olmaya çalışıyoruz ama yapabiliyor muyuz maalesef. Çünkü etraftan duyduğum haberler, ülkede olan gelişmeler gerçekten çok yıkıcı şekilde odağımı bozuyor dikkatimi dağıtıyor derin bir üzüntü duymama sebep oluyor.

Ama yine de tüm bunlara rağmen, çalışmaya devam ediyorum. Bunca tuhaf şey olurken her şey yolunda gidiyormuş gibi davranıp hayatına devam etmek gerçekten çok yorucu ve vatansever olduğuma inancımı sorgulamama sebep oluyor.

Bugüne dek şuan olanlardan daha da garip şeyler oldu ve hepsini duyduk elbette yok artık desek bile bir süre sonra gördük ki ona da alıştık. Ama artık bu da mı olur yani, bir ülkenin borsası 'Borsa İstanbul' hisse alınabilir bir yer iken, nasıl olur da %10'u hem de Katar gibi dışarıdan yabancı bir başka ülkeye satılabilir ? Bunun yerine Sabancı ya satsalardı en azından BorSA İstanbul şeklinde basitçe logoyu revize ederek milli olma durumunu kaybetmeden hayatımıza devam edebilirdik. Ortak Katar olduğuna göre ismi nasıl Borsa İstanbul olucak ? Borsakatar İstanbul filan olur herhalde ?

Biri artık ya bizi çimdiklesin uyandırsın bunların rüya olduğunu söylesin, yada artık gerçekten doğru işler yapılmaya başlansın...

Dolar/Euro'nun böyle yükselince tabi %10'nun fiyatı da hali ile eskiye 6-7 kat daha ucuza gitmiştir, üstüne güzel bir su içebiliriz hep birlikte.

Bir gün gelir de böyle üzücü şeyler yerine, güzel şeyler görür müyüz diye beklemeye sabırla devam edeceğiz....

Yaşayan İnsanlar: Saç stili şık ve güzel kıyafetleri ile paraşüt açmayı boşveren düşüşler

Merhabalar

İnsanın farkındalıkları arttıkça her geçen günü ve zamanı daha iyi anlıyor. Şöyle ki hayat dediğimiz şeyin gerçekte ne olduğunu asla anlamadan yaşayıp gittiğimizi anladığında insanın dehşete kapılmaması mümkün değil. Çözümü hiçbir zaman bulunamamış sorular yüzünden bu hayatı bu şekilde yaşayıp gitmekteyiz. Korkuyoruz veya bulma ihtimalimiz olmadığına inanıyoruz. Bu nedenle günlük hayattaki meşgalelerimizi gerçek birer meşgale sanıyoruz. İşte bugün konumuz bu, yaşamak dediğimz şey gerçekte nedir ?

İnsan denen canlı diğer canlılardan ayrılan bir özelliğie sahip. Düşünen geçmişi bilen ve bundan acı duyan bir canlıdır. Farkıdalığı vardır. Bir kedi de yavrusu öldüğünde buna üzülmektedir ancak o noktada olan şey daha mekaniktir. Ancak bir insan sahip olduğu beyin sayesinde çok daha derin ve birbirine bağlantılı şekilde bu acıyı yaşar. İşte budur bizi farklı yapan.

Peki ama neden farklıyız ? İşte asıl soru bu. Niçin farklıyız biz de sıradan hayvanlar gbi bir hayat yaşayabilirdik ama niçin bize bu fark verildi ? İşte hayatı anlamak istiyorsanız bu sorunun cevabını bulmanız gerekir.

İnsan doğduğunda etrafında kurulu hazır bir hayata doğar. Evi vardır üzerine göre giyisileri ve gayet kabul edilmiş bir sürü doğrular ile zihni doldurulmaya başlar. İşte bu doğrular sonucunda çocukluk gençlik ve olgunluk çağlarını yaşar yaşlanır ve ölür. Sonra da bu yaşadığı hayata 'hayatım' diyebilir gerçekten de. Halbuki kendimize ait hiçbirşey olmadığının farkında bile değilizdir. Zannımca yaşamak vücüdumuza ihtiyacı olan gıdayı vermek ve bu biyolojiyi ayakta tutmak için insanların uydurduğu bu para denilen şeyi kazanmakla yaşanmış bir hayatın yaşanmamış olduğu gerçeğinden daha acısı, bu gerçeğin farkına varma ihtimali olmadan milyarlarca insanın yaşayıp ölmüş olmasıdır.

Niçin bir meslek sahibi olmak istediğinizi bir düşünün ? Herkesin yanıtı farklı olabilir kimisi için para kimisi için itibar olabilir. Ancak bu şeylerin önemli olmasını sağlayan şey nedir ? Tabi ki hayatta kalma ihtiyacı. Hayatta kalmak için ihtyaçlarımızı karşılamamız gerekir ve bunu sağlamak için insan 'hayat' sandığı süreyi doldurur ve ölür. Aslında hiç yaşamadığının farkında bile olmadan.

Misal iyi bir hayat mı yaşamak istiyorsunuz. Farz edin tüm ömrünüz yatlarda deniz turu yaparak etrafınızda istediğiniz her tür giyisi ve yiyecek içerisinde bolluk içinde yaşayın. 1 gün bile yas tutmadan geçsin ömrünü örneğin. Sonra ne olucak koca bir hiç. Bu neyi gösteriyor, elbette ki asıl önemli olan şeyin hayatta bu biyolojik makinenin keyfini stabil tutmak olmasa gerek.

Şimdi iyi de buna şeyden sonra ne demek istiyorum anlaşılmamış olabilir. Hemen özetliyorum. İnsan bilmediği bir dünyada sebebini bilmediği şekilde içine doğduğu kurallara sorgusuz sualsiz bağlanarak yaşar gider. Bulunduğu şartlarda yapabileceği en iyi hayatı kazanmaya çalışmak dışında başka bir amaca sarılmaz çoğunlukla. Zengin olsa çok gezse lüks içinde yaşasa veya acı içinde yaşasa nihai son aynıdır. Ölüm ile sonuçlanacağı kesin bir hayatta boşu boşuna doğar yaşar ve ölür gider. Hiç mantıklı değlil. Niçin mi açıklıyorum.

Şu kainata bakınca bizi yaradan öyle büyük bir mühendis ki saygı duymamak mümkün değil. Kurduğu sistemi gördüğünüzde şuan çok ileri zannettiğimiz teknoloji ve bilim doğrultusunda inceleyine hayran kalmamak mümkün değil. Sonsuz bir bilgi ışığında ancak sağlanabilir bir düzen mevcut. Hayal edebileceğimizden çok daha ulu ve yüce bir güçten bahsediyoruz. Bir depremde patates püresine dönüp onca atıp tutan yanımızdan zerre eser kalmayan insanoğlu, bu yüce gücü anlayabileceğini sanması en büyük yanılgıdır.


Anlayamacağımızı anlamamız sahip olabileceğimiz en üst bilgi mertebesidir. Anlayamayız çünkü insan doğası buna müsait değildir. Böyle yaratıldğı çok açık. Peki o zaman ne diye bu yazıyı yazıyorum ? Anlayacağımız birşey yoksa niçin bunca cümle dimi ? Sabredin, bağlayacağım.

Şunu demek istiyorum. Hepimize uğraştığımız şeyler çok mantıklı gelen bu hayat içerisinde gerçekte ne kadar alakasız bir hayat yaşadığımızı şöyle bir gerçeği hatırlatarak anlatmaya çalışacağım.

Hayal edin, şuan kaç yaşında iseniz, şuan her ne yapıyorsanız tam olarak şuan bu yazıyı okurken bir bilgisayar karşısında oturuken size gayet herşey doğal gelen şu anı, bu ana gelene kadar yaşadığınız hayat hiç yokken, bir anda şuan hayatınızın başladığını düşünün. Yazı okumayı bilmiyorsunuz, bilgisayar ne bilmiyorsunuz kelimeler yok harflar diller hiçbirşey yok. Tek sahip olduğunuz şey algı. Ancak asla ifade yok.

İşte bu şartlarda bir anda ben şuan bilgisayarıma bakarken doğsa idim, siz de şuan bulunduğunuz anda doğsa idiniz. Sizce birisi size dese idi para diye birşey var onu kazanman lazım. SSK'lı olman lazım. Maaş alman lazım dil öğrenmelisin....

Bunu diyen birini sanırım dinlemezdik, çünkü böyle bir dehşeti yaşatan ışınlanma duygusu sonrası asla neden böyle bir yerdeyim ve öncesinde niçin birşey hatırlamadığımızı düşünüp çözmek en büyük ilgimiz olurdu. Şimdi bu örnekte anlattığım şey olmadı  sanıyorsunuz değil mi. Esasen insan böyledir. Ama alıştıra alıştıra hayata katıldığı için, alışır ve herşeyi olağan sayar. Aslında gerçek durum çok başkadır.


İnsanın asıl durumunu size acı ve hiçbir yumuşatma olmadan aktarmak istiyorum. İnsanı biyolojik olarak düşünün önce. 2 göz burunlar kulaklar saçlar filan. Acayip karmaşık bir sisteme sahip ve bunun hiçbir tanesini kendisi yapmamış. Sonra yemek yemeli ki yaşasın, su içmeli ki hayatta kalabilsin. Gözleri görebilmesi için bir ışık kaynağı olmalı karanlıkta görememekte mesela. Kulakları var. Doğrudan kabul ettiğimiz 5 duyu var mesela. Mesela koku alır sesleri duyar. Işığı algılar. Nesneleri anlar. Hiç haberi olmadığı halde bunlar olur ve asla garipsemez. Tuvalet ihtiyacı doğar bunu giderir gayet doğal görür. Etrafta kendine benzeyen ama asla konuşmayan anlamayan ( yada öyle sanmamız isteniyor ) bir dünya görür. Kabul eder yaşar ve gider. Halbuki ne büyük bir dehşet verici şeydir. Ama birbirimizden güç alırız. Bakarız ahmet iş arıyor çalışıyor mehmet de iş arar çalışır. SSK öder bir sürü dünyevi iş peşindedir. Sabah olur akşam olur, zihninde hep asla gerçekte sorunu olmayan sorunları çözmek zorundadır.

Yukarıdaki dehşete düşüren gerçeklere rağmen, insan bunu düşünmez yaşar çırpınız ve sonra da ölür gider. Esasen hayat hiç de öyle tamam bu işte hayat deyip kabulenilecek birşey değildir. Hayatın amacı bu biyolojik makineyi keyifle yaşatmak çoluk çocuk sahibi olmak ve sonra ölüp gitmek olarak görmek bunca bize bu donanımlara veren yaratıcıy karşı büyük bir saygısızlık olsa gerek.

Peki madem bunca şey saçma, mantıklı olan nedir mi ?Şuan için bulduğum en yakın doğruyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir şeyin amacı onu diğer şeylerden ney farklı kılıyor ise, ona yönelik çalışmaksıdır diye düşünüyorum. İnsanın farkı beynidir. Düşünme yeteneği bizi farklı kılar. Bu nedenle insanın asıl gayesi kesinlikle düşünmek olsa gerek. Yoksa bizi de kendimizin farkına varamayacağımız şekilde yaratsa idi itiraz etmeyi akıl edecek bir durumda bile olmayacaktık. Madem herşeye rağmen bize düşünebilmeyi verdi ise o zaman asıl konu düşünmektir. Biliyorum neyi düşünmeli diyeceksiniz, ama o başka uzun bir konu, onu başka yazıda anlatacağım.


Toparlarsak insanın asıl konusu bu dehşet duyması gereken duruma rağmen gayet olağan şekilde hayatını yaşaması yaşadığı hayatı hayat sayması ve sonunda da öleceği bile bile ölmeyecek gibi bin türlü plan ve hesap yapması. İşte hayret verici olan yaşamın en ilginç yanılgısı budur.

Yaşam bu olamaz. Doğ, yıllarca okul oku insanların kurdu doğruluğundan emin olmamızın imkansız olduğu bir sürü bilgiyi edin sonra da o bilgileri öğrenip yine iş sahibi ol sonra evlen çoluk çocuk yaşa ve öl. Eğer hayatın bu olduğunu düşünüyorsanız, zaten ölmüş durumdasınız. Bu nedenle pek de ölümden korkmanıza gerek olduğunu düşünmüyorum.


Eğer bu hayatı yaşadığınıza inanmak istiyorsanız düşünmelisiniz. Her gün oksijen veren ağaçlar var ve onları biz yaratmadık. Bunca muhteşem bir dünyayı bize sırf rutin hayatımızı yaşayıp ölüp gidelim diye bize vermiş olduğunu varsaymak sanırım yaradana hakaret bile sayılabilir. Ukalalıktır bu. Hadsizlik kendini bilmezliktir.


Eğer gerçekten yaşamaksa hayat gerçekte olan şey, yaşamak değil her an ölmemizdir. Belki gürültü duymuyoruz ancak devasa bir makine olarak bu kocaman vücut şuan sende ama 2100 yılında hiçbirimiz olmayacağız. Düşünsenize, 2100 yılı, bizden öncekiler 1600-1700-1800 ler hep yaşandı ve bitti. Onlar da şuan bizim gibi bitmez uzun bir ömür sandılar ama öyle değildi. Buna rağmen kimi oğlunu okutmak için tüm ömrünü harcadı. Kimisi memur oldu, kimisi başbakan kimisi başka birşey. Hepsi kendi aramızda aptalca şeylerdi. O gün nasıl ki enflasyon bugün için bir önemi yoksa, işte biz de öyleyiz. E bu dehşet duruma karşın zaten sınırlı olan ömrü, asla önemi olmaycak şeyler ile geçirmek ne kadar mantıklı olabilir ?

Yaşamak kesinlikle ve kesinlikle arayıştır. Eğer arayış sahibi olursak, her daim düşünür ve bir gün bize bu beyni veren yaradanın verme sebebine göre yaşayıp, bizi asıl götürmek istediği yere varabilirsek işte o zaman yaşamak gerçek bir yaşamak olabilir. Aksi takdirde, tarihte ölen insanlara bakın. Hepsinin sizden tek farkı 2 tarihe sahip olmalarıdır. Kimliğinizde doğum tarihi alanını gördüğünüzde, aslında ürpermek için yeterli bir veriye baktığımızın farkında olmalıyız. Hatta keşke mümkün olsa idi, Alt bölümünde bir boşluk olsa ve Ölüm Tarihi diye bir alan daha olsa idi. İşte belki bu bile bize birşeyleri hatırlatırdı ve belki daha bir farkına varıp yaşabilirdik.

Hayatı anlamak en büyük gündemimiz olması gerekirken, günlerimizi birkaç sınavdan yüksek not almaya saatlerimizi beğendiğimiz bir ayakkabı bulmaya veya birçok diğer şey için harcayıp tüketiyoruz. Sonra da yok benim stilim, tarzım filan gibi gerçekten hiçbir karşılığı olmayan şeyler üzerine zamanı doldurup gidiyoruz. Moda programları yapıyoruz. Yemek programları yapıyoruz. Amaç hayatta kalmak için birşeyler giymekten öte olmaması gerekiyor iken, birbirimizin parasını almanın daha etkili yollarını arayıp bu amaçla uydurduğumuz şeylere zaman harcıyoruz. Bu giyisi bununla gider mi gitmez mi gibi olağanüstü değerli ömrün saatlerini bu şekilde anlamsızlaştırıyoruz. Hayatta kalmak için yemek yemek iken amaç yok efendim özel soslar binbir çeşit pişirmeler sunumlar v.s ler. Herşey öylesine aptalca ki, bunun farkında olan insanlar için nefes almak bile zorlayıcı olur bazen.

Düşünün, tüm insanlığı uçaktan aşağı atsalardı ve 20-30 dk sonra herkes yere çarpacak olduğu gerçeğini bilen insanlar havada hoş sohbetler ede ede düşseler, biri diğerinin saçını kıyafetini yorumlasa birisi havada kuş tutup onu acayip şekilde pişirip yemek üzerine konuşsa sonra bu bilgiler bir üstte düşen insanlara aktarılsa ve onlar da düşmeye devam etse... Sonuçta da hepsi yere ulaşınca katiyen öleceklerini biliyorlar. Peki bu durumda söylediğim şeyleri yapmaları ne kadar akıllıca olurdu ?
Akıllıca olan şey bu paraşüt nasıl açılır konsunu düşünüp yolunu bulmak olmaz mıydı ?


İşte verdiğim bu örnek gerçekten hayatı anlatır. İnsan esasen büyük bir yükseklikten aşağı düşmektedir. Ve o sırada paraşütü aramak yerine binbir alakasız iş peşinde ömrünü tüketmektedir. İşte gerçekten yaşadım sayacaksanız kendinizi, böylesine şiddetli bir çarpışmaya çözüm nasılsa bulamam deyip, alakasız şeyler ile ömrü tüketmemek gerek.

Paraşütü açmanın bir yolunu bulmalıyız. Bunun da tek yolu, düşünmek düşünmek ve düşünmektir....

Düşünün, yaratılışımızın yegane gayesi budur...

Okuduğunuz için teşekkürler, iyi düşünceler dilerim...


Dead Pool doğallığı... Mutlaka izlenecek filmlerden

Merhabalar,

Şu dead pool nasıl güzel bir kahraman filmi :) Öylesine doğal ve günlük hayatın içinden bir film ki gerçekten bir kahraman olsaydı öyle olurdu dedirtiyor.

Diğer kahraman filmlerini izlediğimde, aradaki uçurum fark öylesine gözler önüne seriliyor ki.

Gerçekten de ona gücü olan birisi öyle konuşurdu mesela :) 'Gel bi sarılayım ya, çocuklar nasıl' diyalogları onca olayın arasında geçebilen sohbetler :)

Eğlence desen var, espri desen var ve aksiyon sahneleri ise çok başarılı. Daha ne olsun böyle bir film varken izlememek olmak dostlar.

Herkese şiddetle tavsiye olunur...


Yaşam denilen şey...

Hayat öyle güzel ki...

Hayatın hayat olmasını sağlayan asıl şey, Yaşam'dır.

Yaşamak ise, farkında olmasak da aslında ölmek demektir.

Her geçen saniye bir önceki saniyeyi geri getirememek,  hayattaki en büyük gerçek olan ölüme her an yaklaşmak gerçeğinden uzak şekilde yaşamak...

Saniye saniye yaklaşırız ölüme ve hiçbir şekilde bir önceki saniyeye geri dönme şansımız olmaz.

İşte sorduklarında ne yapıyorsun diye, genellikle  'yaşayıp gidiyoruz' sözünü duyarız ve kimse 'yaşlanıyor gidiyor' olduğumuzu hiç düşünmez bile...

Yaşamak demek, yaşlanmak demektir....


İzmir depreminden birşey öğrendik mi?

Merhabalar,

Biliyorsunuz ki, İzmir depreminde Rıza bey apartmanında birçok can kaybettik. O canlardan birisi de benim arkadaşım idi. Hepsinin mekanı cennet olsun.

Peki ya bu ölümlerin sebebi ne idi ? Gerçekten ölümlerin ana sebebi deprem olsaydı, birkaç apartman mı çöker idi. Bu sorunun cevabı çok açık. Bu ölümlerin sebebi insan faktörüdür. Evleri çürük yapan zihniyet, üstüne bir de çürük raporuna rağmen evleri kullanımda tutan devlet anlayışı. Hepsini bir araya koyunca benim arkadaşımın ölümünü tamamen depreme bağlamam mümkün değil.  Bu doğrudan doğruya insan faktörüdür. İnsanlarıın sorumsuzlukları sonucu insanlar hayatını kaybetmiştir.

İnsan hiçbir şekilde hayatını böyle basit sorumsuzluklar sonucu kaybetmemelidir. İnsan hayatı kutsaldır ve bu kutsallığın en temelinde öncelikle yaşam hakkı yer alır. Yaşam hakkı hele hele toplum sağlığını düşünen Beril arkadaşım gibi dışarıda işi olsa bile evinde halleden onca insan, o gün dışarıdan sakınırken o sarsıntı ile yerle bir oldular. Onlar da toplum sağlığını hiçe sayıp günlük hayatlarına devam etselerdi, şirketler evden çalışma düzeninde olmasalardı bu kişiler şuan hayatta olacaklardı.

Buradan tüm depremde yakınlarını kaybedenlere başsağlığı diliyorum. Tüm yetkilerin yaptığı gibi başsağlığı ve kurtarma çalışmaları sonucu herşey tamam olmuş gibi hayatımıza devam etmemizi ise asla anlamıyorum. Herkes rutin hayatına geri dönüyor. Kimsenin bu konuda bir adım attığı yok.

Bu konuda biz bir adım atmak zorunda hissettik kendimizi. Bir projemiz var. 'DepremsizHayat.com' web sitesini kurduk henüz çalışmalarımız devam ediyor. Bu sitenin amacı ne olacak biraz ondan bahsedeyim.

Öncelikle, bu sitede deprem öncesi ve deprem anında neler yapmanız gerektiği ile ilgili ayrıntılı bilgi bulabileceksiniz. Bu bilgiye ek olarak en önemlisi, şuan yaşadığınız binanın sağlamlığından şüphe duyuyorsanız kolonların veya duvarlarda gördüğünüz çatlakların resimlerini çekerek sistemden gönderebileceksiniz. Jeoloji mühendisleri gönderdiğiniz resimleri inceleyip sizlere değerlendirmelerini iletecekler. Ve bu çalışma tamamen ücretsiz olacak.

Çalışmalarımız tamamlandığında sizlere buradan gururla tekrar duyurmak üzere, herkese depremsiz bir hayat dilerim.

Sağlıcakla kalın...



SaaS - Software as a Service modelini nasıl uyguluyoruz

Merhaba değerli okurlarım,

SaaS girişimi bildiğiniz üzere günümüzün en yüksek trendlerinden birisi. Ve bu konuda araştırma yapıldığında çok farklı ve birbirinden tezat bilgilere ulaşabileceğinizi görebilirsiniz. Ve tezat bile olsa çoğunun bana hiç de doğru gelmeyen tavsiyelerden oluştuğunu gördüğüm için bu yazıyı yazıyorum. 

Bu hatanın temelinde, her girişimin kendi içinde bir dinamiği olduğu gerçeğinin farkında olunmamasına bağlıyorum. Peki ne demektir bu ? 

Aslında basit bir örnek vermek istiyorum. İlçemizde merkezi bir güzergahta çok büyük bir avm açıldı ve sanırım 1-2 kadar gayet başarısız şekilde satış yaptı ve sonunda kapatmak zorunda kalındı. Aynı yer, aynı konum herşey aynı idi, ancak bir başka işletme geldi ve şuan ilçenin en merkezi ve en çok ziyaret edilen alışveriş merkezi haline geldi. 

Bu örnekten ilk bakışta anlatmak istediğim şey sonradan gelen şirketin ne kadar başarılı olduğu ve bu işi ne kadar iyi bildiği şeklinde yorumlayabilirsiniz. Amacım bunu anlatmak değil. Burada her 2 firma da kesinlikle işinde uzman bunu garanti edebilirim. Burada fark doğru bir metot olabilir ama bu metot hangi pazar için doğru aslında bu ayrımı yapmak asıl yetenektir. Yoksa hiç avm açmamış birisi olarak ben bile şuan size bir sürü doğru kural ardı arkasına sıralayabilirim.

SaaS ile  bu yazdıklarımın ilgili de aynen buna benzer aslında. Kritik sorulara gerçekten kafa yormadan bir SaaS girişiminin başarılı olabilmesi mümkün değildir. Bu sorular nelerdir derseniz ilk bakışta örnek şöyle olabilir:

1- Pazarda ihtiyaç var mı ?
2- Ürün SaaS modeline uygun mu ?
3- Ne kadarlık bir yatırım ile başarılabilir?

Bu sorular ana sorular olarak gayet yerinde görünüyor. Genelde internette bulunan kaynaklar da bu yönde. İşte bu yazının konusu da zaten bu.

Sorun soruları cevaplamak değil, bu soruların eksik olmasıdır.

Gerçek sorular aşağıdaki gibi olmalı:

1- Pazardaki ihtiyaç SaaS olarak talep görür mü ?
2- Müşteri SaaS modeline uygun mu ?
3- Yatırım ne kadar sürede amorti edilir ?

Böyle soruları sormak daha anlamlıdır. Çünkü bir konu ihtiyaç olabilir, ancak SaaS olunca talep görmeyebilir. Müşterinin alıştığı metotları değerlendirmek gerek. AVM örneğinde olduğu gibi, iyi bir avm dışında alışkanlıklara göre bir avm konsepti oluşturmak gerekmesi gibi aslında müşteriye uygun konsept gerekir.

Müşteri SaaS olarak sunulduğunda bunu kullanabilir mi örneğin. Bazı işletmeler kendi şirket bünyelerinde yazılımın tüm kaynaklarını barındırmayı tercih ediyorlar örneğin. Bu durumda dünyanın en iyi SaaS projesini yapsanız bile, hiçbir talep görmeyecektir.

Bir diğer konu da, SaaS olunca maliyetlerin az olup hemen herkese üyelik satıp yatırımı kurtaracağı yanılgısı. Öyle bir garanti yok. SaaS ciddi bir destek gereken ürün segmenti içerisinde yer alır. Birebir müşteri ile görüşme şansınız olmaz, bu nedenle hem dokümantasyon çok iyi olmalı, hem de müşterinin taleplerine gerek email gerek telefon üzerinden hızlı dönüş sağlamayı gerektirir. 

Bir diğer konu da, satış bedellerinin makul olmasının gerekmesidir. Sonuçta gerçekten şirket bünyesine kurulan bir yazılım gibi ücret istememeniz gerekir ki, sizi tercih etsinler. Aksi takdirde, bir başka şirketi düşünmeleri de an meselesi olur.

SaaS yazılımlarında bir diğer handikap ise, projenin gerçekten iyi bir arayüze sahip olması gerekmesidir. Yani tamamen dijital ve uzaktan hizmet olarak sunulacak bu çalışmanın ilk kullanan bir kullanıcının bile rahatlıkla anlayabileceği kolaylıkta olmalıdır. Bu da yazılım geliştirme maliyetlerini arttıran bir unsurdur.

Özetle, birçok SaaS projesi arasından 2. AVM gibi çıkabilmek istiyorsanız, o alanda başarısız olan şirketlere kulak asmayın. Sonuçta dinamikleri doğru belirlerseniz, iyi bir fikir zaten olduğunu temel bir varsayılan özelliğiniz olarak ele sayarsam başarılı olmanız mümkün. Tek bir fark var, işte onu da 2. AVM gibi doğru şekilde yaparsanız olacaktır.

Bu konuyu biraz daha detaylandırmak üzere, bugünlük bu kadarlık yazı ile bitiriyorum.

Herkese selamlar. 







Database Tasarlarken Tablo İsimlendirme Nasıl Olmalı ?

Merhabalar,

Uzun yıllar kod yaza yaza birçok metot deneye deneye sonunda artık karar kıldığım bir veritabanı tablo isimlendirme yapısına kavuştum. Bu yapıyı uzun zamandır kullanıyorum ve gerçekten veri tabanı tarafından işlerimi kolaylaştıran yönleri olduğunu görüyorum. Bu deneyimimi sizlerle paylaşmak istedim arkadaşlar.


Veri tabanında isimlendirme konusu sandığınızdan çok daha önemli bir konudur. Programlama sırasında size kolaylık sağlaması dışında büyük ekiplerin ortak bir projede çalışırken de adaptasyonu kolay olmalı ve isimlendirmeler manalı olmalıdır.


Metotları açıklamak için örnek Müşteri, Müşteri Türü, Sipariş Türleri ve Siparişler şeklinde 4 tabloya ihtiyaç olduğunu düşünelim. 

En temel konu öncelikle tablonun isimlendirmesi olacaktır. Bu tablolara ne isimler verirdiniz ?

Veritabanı Tablo İsimlendirmesi 

Yaygın kullanılan yöntem 
Customers
CustomerTypes
OrderTypes
Orders 

şeklindedir. Özellikle MS-SQL geliştirme yapan coğu kişi entity framework ve progralama ortamında alışkın olduğu isimlendirme gereği bunu kullanır. Elbette kullanılabilir, ancak benim bu isimlendirmede gördüğüm birkaç sıkıntı var.

Öncelikle bu şekilde isimlendirdiğinizde, bunun entity framework tarafında daha alışılmış durduğunu kabul ediyorum. Ancak buna rağmen kodlama ortamında eğer büyük bir proje geliştiriyorsanız kullandığınız ara yardımcı modeller çok fazla olmaktadır. Örneğin OrderManager gibi veya AccountManager gibi şeyler yazıp bunları kullanıyoruz. 

Kodlama büyüdükçe o kodların arasında zaten business işlerimizin yürüdüğü modeller ile veritabanı modelleri birbiri ile aynı olduğu zaman çok ciddi benzerlik olması bana kalırsa bir sorun. Bunun yerine rahatça bir nesnenin DB objesi olduğunu anlamak büyük bir avantajdır. İşte bu nedenle ben öncelikle isimlendirmede tamamen büyük harf kullanmanın daha pratik olduğuna karar vermiş durumdayım.

1- Tekil İsimlendirme

Mantık olarak baktığınızda birçok müşteri verisini tutan tablonun isminin CUSTOMERS tablosu olması daha anlamlı aslında. Evet bu aslında gerçekten de daha mantıklı ama sorunlara sebep olduğu için iyi bir yol değil. 

Nasıl bir sorun derseniz, FISH tablosunu örneğin FISHES gibi her tabloda ingilizce kuralına göre çoğulunu türetmek biraz zorlayıcı. Bunda ne zorluk var demeyiniz, öyle uzun ve karmaşık sorgular yazarken buna odaklı olmadığınız için FISHES yazmak yerine FISHS şeklinde hatalı tahminleme ile kodlama yapabiliyoruz. Niçin bu zorluğa girelim ki, doğrudan tekil isim kullanma kuralı uygulanırsa bu sorun tamamen ortadan kalkıyor.

2- İngilizce İsimlendirme

Öncelikle pratik olsa idi Türkçe isimlendirme yapmanızı çok isterdim. Bu konuda epey gayret göstermiş birisi olarak yakın zamanda Türkçe isimlendirme ile devam ettiğim bir projemde de yaşadığım sıkıntılar sonucu İngilizce isimlendirmeye geçiş yaptım.

En büyük sorun tabi ki Türkçe karakter sorunu yaşamak oluyor. Dahası yazılım projeleri bugün belki büyük bir projeniz olmasa bile ilerisini kim bilebilir ki. Ekibiniz büyüdüğünde yabancı birçok yazılımcı ortak dili ingilizcedir Dolayısı ile ingilizce olması konusunda artık en küçük bir tereddütüm bile kalmamıştır size de tavsiyem budur.

3- Tamamen Büyük Harf ve '_' ile kelimeleri ayırın

CUSTOMER, CUSTOMERTYPE, ORDERTYPE ve ORDER şeklinde isimlendirmek kesinlikle daha kullanışlı. Bu aslında hak ettiği değeri vermesi adına da güzel bir kullanım. En iyi programı yazabilirsiniz ama veriyi iyi yönetmezseniz o yazılım doğru sonuçlar üretemez.

Yani tamamı büyük harf olması hem diğer nesnelerden öğeyi ayırdığı gibi ne denli önemli olduğu hakkında da bir güç kazandırıyor. 

Ama şimdi de bilmem fark ettiğiniz mi büyük küçük harf ayrımı olmadığı için otomatik olarak 2 kelimeden oluşan tabloların kelimelerini ayırmak zorlaştı! 

İşte bu sorunu da gidermek için kelimeler arasına '_' ekliyoruz. Yani nihai nokta şu şekilde oluyor.

CUSTOMER
CUSTOMER_TYPE
ORDER_TYPE
ORDER  

Bakın ne kadar anlaşılır ve anlamlı hale geldi. Bu yazım şekli aslında özellikle Oracle üzerinde çalıştığımda gelişti aslına bakarsanız. Kesinlikle çok daha kullanışlı.


4- Kelimelerin yalın halini kullanın

Veri tabanlarında birçok kayıt ile ilgili ilişkili başka kayıtlar tutulmaktadır. Bunlardan örneğin müşteri sisteme erişimlerini log tuttuğunuz bir tablo isimlendirecek olalım. Ne yapardınız ? 

CUSTOMERS_ENTERANCE_LOGS, CUSTOMER_ACCESS_LOGS, CUSTOMER_ACCESSES v.s...

Bir sürü seçenek doğuyor aklınızda. Bu metot risklidir çünkü, sürekli benzer bir kurallandırma koyup isimlendirme yapamazsınız.

Yani bir isim tamlaması kuralı belirleyip hepsine aynı şekilde uygulama şansınız olmayacağı için belirsizlik nedenidir.

Bakış açısı şu olmalıdır. Bu tabloda kayıt edilecek şey nedir sorusuna verilen en yalın isimler tablo adı olmalıdır.

Bu örnekte mesela, 'Müşteri Sistem Erişimleri' yani müşteri sisteme her login olduğunda sistem bir kayıt atacak ve bu sayede aslında sistemin güvenliğini sağlamak için bir tablodur bu.

Bu tablonun adı 'CUSTOMER_ACCESS' olması yeterlidir aslında. Bu isimlendirme herşeyi anlatır ancak hala bir sorun vardır.



5- Modül ön ekini kullanın

Bir önceki önerimde belirlediğimiz tabloyu düşünelim. Bu 'CUSTOMER_ACCESS' tablosunun ana amacı nedir ? 

Tabi ki güvenlik amacı ile müşterinin kayıtlarının tutulmasıdır. Böylece bir müşteri yerine başkaları giriş yapmış olma durumu takip edebilmesi sağlanır. Yani ana amacı güvenliktir ve görev yaptığı modül güvenlik ile ilgilidir. 

İşte bu örnekte mesela  'SECURITY_CUSTOMER_ACCESS' isimlendirmesini kullanmak daha akıllıca olacaktır.

Tabloları incelerken veritabanı üzerinde çok daha anlamlı şekilde isimlerine göre modüler bazla sıralandığını görebilirsiniz.

Bir diğer faydası da kodlarken örneğin dbo.SECUR... gibi bir yazım sonrası size programın önerdiği listede bu modüldeki tüm tabloları sunabilme gücüdür. 



Tablo isimlendirmesi konusunda önerilerim bu şekildedir arkasdaşlar.

Bir sonraki yazımda kolon isimlendirmeleri konusu ile karşınızda olana dek kendinize iyi bakın.



Kobo e-book ve sonrasında Agebook farkı

Merhabalar,

Maalesef kobo e-book biraz hassas çıktı. Çok basit bir düşme sonrasında ekranı çok küçük bir çatlak aldı. Çatlak sonrası dokunmatik bozuldu. Ekranın bir kısmında çalışır bir kısmında çalışmaz duruma gelmişti ama çalışan kısım ile kullanabilmeye devam ediyordum.

Sonra giderek dokunmatik tamamen çalışmaz hale geldi. Burdan çıkardığım ders şu,

- Bir e-book alıyorsan, dokunmatik olsa bile mutlaka manuel tuşları da olmalıdır. 

Sonra dedim ki tamir ettireyim, yüksek 699 TL aldığım cihaza 500 TL civarı ekran değişimi istediler. Ondan da vazgeçtim. Sonra sahibinden.com a girdim ve 2. el cihazları araştırdım.

Agebook 6 Plus isminde bir cihaz gördüm. Kriterim en ucuza bu işi halletmek idi. Çünkü boşa giden 700 TL sonrası daha fazla para kaybetmek istememiştim.

Agebook 6 Plus'ı küçük bir pazarlık sonrası anlaşıp aldım. İstanbuldan bir arkadaşım elden aldı ürünü kontrol ederek ve bana kargoladı. Sonunda kavuşmuştum.

Tabi Kobo 700 TL maliyetine rağmen toplamta 2 ay filan kullanabilmiştim. Haliyle bu sefer ekonomik bir ürün seçmiştim ve işin ilginç tarafı buna rağmen diğerinden çok çok fazlasını sunan bir cihaz aldım.


Bu sayfada detayları bulabilirsiniz.

Neler mi iyi

- Cihaz kasası kesinlikle daha sağlam, bunu hissettiriyor.
- SD kart girişi dışarıda olduğu için istediğiniz kadar farklı kartı kullanma şansınız var.
- 32 GB a kadar destekliyor. 
- Dokunmatik ancak kalemi ile yapabiliyorsunuz. 
- Kalem ile kendi el yazınız ile not alıp kayıt edebiliryorsunuz.
- En güzel diğer özelliği, okuduğunuz kitapta kalem ile önemli gördüğünüz yerlere işaretlemeler yapabiliyorsunuz.
- MP3 çalabilirsiniz. Arka fonda güzel bir müzik ile kitap okuma imkanı veriyor.
- Ses kayıt özelliği var. Özellikle bazı yerleri sesli okumak isterseniz kayıt edebiliyorsunuz.
- Dokunmatik bozulsa bile, tüm işlemleri yapabileceğiniz manuel tuşları var.
- İngilizce dökümanları seslendirme özelliği var.

Eksi yönü
- Ekran aydınlatması yok

Tüm bu özellikleri düşününce, tek eksisi aydınlatma oluyor ve inanın o da hiç sorun değil.


İlk e-book modelim kobo idi bu nedenle hepsini bu kadar düz ve özelliksiz sanıyordum.

Ancak şunu anladım, kobo pek sağlam ve iyi bir ürün değilmiş. Fiyatını kesinlikle hak etmedi, hiç memnun kalmadım.

Bir e-book alırsanız neleri öncelikli olarak bakmalısınız?

1- SD kart dışarıdan takılabilir olmalıdır.
2- Manuel yönlendirme tuşları olmalıdır. 
3- Kalem ile not alınabilir olmalıdır. ( bu özellik biraz lüks ama çok iyi bir özellik )

Bu özelliklerin olmadığı bir ürünü almamanızı öneririm.

Agebook ise gerçekten tavsiye ettiğim bir üründür. 2. el temiz olanını bulursanız alabilirsiniz.

Sevgi ve selamlar.

Ted konuşmasında, ted'e gıcık olmak samimiyeti

Merhabalar,

Bugün konum, İlker Canikligil. Kendisini denk gele bir Tedx konuşması sayesinde tanıdım.

Aslında düşünceleri hiç bana uygun birisi değil normalde, peki neden ondan bahsediyoruz bugün? 

Tahmini 2 yıl ve öncesine kadar asla umursamazdım, düşüncelerinin çok büyük hatalarla dolu olduğunu düşünürdüm.

Ama şuan bulunduğum konumda, İlker bey duygularımın tercümanı olur derecesinde bana makul gelmekte :)

Neden mi dersiniz diyeceğim ama, belki de demezsiniz bence :) 

Aslında bu konuda sayın Kadir Köymen'i  bu kadar seven biri olarak onun tam aksini söyleyen İlker bey'in düşüncelerini nasıl beğenmeye başladığıma kendim bile inanamıyorum. Doğrudan kaçamazsınız, doğru doğrudur ve İlker bey'in söyledikleri acı ama doğru :(

Evet o bir kötümser, ve kötümser olmamak gerektiği ile ilgili genel kanıyı yıkmış birisidir artık benim için. 

Bu konuyu detaylandırmayı gereksiz görüyorum, öyle güzel anlatmış ki, size bu videoyu tavsiye ederek yazılımı bitiriyorum.

İlker Canikligil beyi mutlaka takip edin derim :)  Bu dünyanın en iyimser kötümser'i bence kendisi :)

Yeni kitaplarım

Merhabalar herkese

Korona yüzünden uzaktan çalışmak ve evde kalmak aslında benim için hiç de rahatsız olduğum bir konu değil. Rahat rahat projelerimi geliştiriyorum. Rahat rahat da kitaplarımı okuyorum. Ve şimdi size ilginç bazı yeni kitaplarımdan bahsedeyim.

Kitap 1- Su Ürünlerinin Muhabeseleştirilmesi ve Finansal Raporlaması

Evet ilginç demiştim :) ama aslında hiç şaşıracak birşey yok.
Toplamda 2 yıldır bir yazılım altyapısı geliştirmeye devam etmekteyim ve o altyapı ile fishermanager.com dan görebileceğiniz yazılımı gellştiriyorum.

İşte bu kitap benim için iyi bir referans olacak. Çok detaylı ve anlaşılır bir kitap. Hemen okumaya başladım.


Kitap 2: Yapay Zeka ve Opimizasyon Algoritmaları  | Derviş Karaboğa

Bir başka güzel kitabım da bu. Gerçekten öylesine ilginç konulardan bahsediyor ki, hemen alıyıp bitiresim geldi.

Karıncaların bir engel ile karşılaştığında, hedefe gitmeleri ile ilgili algoritmayı kısa bir okuyunca bile etkilendim.

Şiddetle tavsiye ederim.


Kitap 3- Big Data Bilginin Gücü - Halil Aksu

Bunu da öyle aldım, ama güzel olduğunu düşnüyorum :)