Murat Uysal

girişimci / matematik mühendisi / yazılım uzmanı / hislerim ve deneyimlerimden yazılar

Ömür dediğin "bir gün"

Bir söz vardı tam doğru hatırlıyor muyum emin değilim.

Şuan klasik müzik eşliğinde bu yazımı yazarken dikkatimi bölüp araştırmak hiç içimden gelmediği için hatırladığım gibi yazıp devam ediyorum, hatalıysam affola.

"Dün geçti, yarın ise meçhul, ömür dediğin bir gündür, o da bugündür."

Çoğumuzun bildiği, bilmiyorsa da ne var bunda diyebileceği yaşadığımız anın değerini anlatan bir söz gibi görünüyor ( nitekim öyle zaten ) 

Bu yazıyı yazma sebebim esas olarak  "ömür dediğin 1 gündür" bölümünün bana hissettirdiği yeni anlam.

Bu yeni anlam, bilmediğimizi zannettiğimiz "geleceği" aslında büyük ölçüde bilebileceğimiz ile ilgili...

Yani yarını bilmiyoruz, bir sonraki haftayı bir ay sonrası ve yıllar sonrası... ve bilemeyeceğimizi zannediyoruz...

Kocaman 24 saatlik dilimlerden oluşan ömrümüzde, her an o ana özgü iken, örneğin şu satırları yazarken yaşadığım anı yeniden aynı şekilde tekrar yaşanması imkansız iken, bize ait olan zamanı bizsiz geçiriyoruz...

Bizi, gerçekten yaşamadığımız, biz olmadığımız, tekrarı ve geri gelmesi mümkün olmayan 24 saatlere mahkum bırakan hayat mecburiyetleri içerisinde, buna meydan okumamız ve gerçekten bize ait bir ömre sahip olmamız için ihtiyacımız olan tek şey sadece "1 gün" dür.

Bir işiniz, maaşınız, her gün mecburen işe gidip geldiğiniz bir yol ve her ay ödemeniz gereken faturalarınız... Güç bela alabildiğiniz izin döneminde de tatile çıkıp mutlu gibi göründüğünüz resimleri atacağınız bir instagram hesabınız.... Memnun etmeniz gereken aileniz, şikayet eden patronunuz ve moral bozucu haberler kötüye giden birçok şey...

Tüm bunlar ortalama bir durum, daha komplike ve içinden çıkılmaz sorunlar yaşayan tahmin edilmesi imkansız neler ile boğuşan nice insanlar...

Ömür göz açıp kapatıncaya kadar geçiyor dedikleri şey varya hani, işte sebebi tamamen bu. Bize ait olmayan 24 saatler...

Herkesin mutlaka hayatında, zamanın ne kadar uzun olduğunu  anladığı koşullar vardır. Mesela, benim askerlik dönemimde günde 7 saat nöbet tutmam gerektiğinde bunu hissedebilmiştim. Saatin, dakikanın hatta saniyelerin yavaşlığı anları yaşayınca, hayatın aslında öylesine uzun olduğunu anlamak çok kolaylaşıyor...

Peki bu kadar uzun bir zamanı kısaltan ne olsa gerek değil mi?

Bunu anlamak için dünü ve bugünü düşünmek yetecektir. Mesela dün ve bugün gerçek manada neler yaptınız, neler hissettiniz, gerçekten size ait "an"lar nelerdi... Mesela gerçekten güldünüz mü, işiniz olmadığı halde sırf özlediğiniz için bir dostunuzu aradınız mı veya o anki sağlığınızın kıymetini bile bile, o sağlık duygusunu hissede hissede yaşadınız mı...

Gün içerisinde içtiğiniz çay kahve veya su, ne kadar sıradan erişebilir önemsiz şeyler gibiydi değil mi! Bir düşünün bakalım gerçekten tüm bunları tüketirken tadını aldınız mı? Yoksa o sırada bin türlü işi planlamak için düşünceler içerisinde iken farkına bile varmamış olabilir misiniz! Açlıktan ve susuzluktan ölen nice insanların olduğu bir dünyayı bolluk içerisinde paylaşıyorken(!),  rahatça ulaşabildiğimiz bu lezzetli besinlerin gerçekten tadını ala ala hakkını vere vere  hissedebildik mi...

Biraz daha spesifik bir örnek olarak mesela hiç müzik ile profesyonel bir bağınız yokken bile, sanki tek işiniz ve dünyaya geliş amacınız o sırada müzikmiş  gibi harika bir klasik müzik eserini dinleyebilmek... Duymaktan bahsetmiyorum elbette, hani o bir iş yaparken arka planda "sadece duymak" değil kast ettiğim. Mesela gözlerimiz kapalı iken, notaların kulaklarımızda tınladığını hissede hissede dinlemek... Tınlaması sesten ibaret kalmaksızın, o notaları icra eden müzisyenlerin tek tek hangi enstrümanın hangi notasını seslendirildiğini hissedecek kadar derinlemesine dinlemekten bahsediyorum mesela...

İşte ancak böylesine gerçekten bize ait, sadece bizle yaşanan anlar, hislerimizde kalıcı duygularla yaşanılan "an"lar ömrümüze bir kutup yıldızı gibi perçinlenebilir ve ancak bu "an" ların toplamı kadar yaşamış olabiliriz...

Bir "an" bize ait olması için, belki sıradan bir yürüyüş de  yetebilecektir bu bizlere bağlı. Elbette bu durumda da yürürken yanından geçtiğiniz çiçeklerin kokusunu alabilmek derecesinde  yürümekten bahsediyor olacağız... Yani bütün mesele "sana ait saniyeler" içermesinden ibaret. Ütopik bir örnek olarak mesela komşunun zilini çalıp kaçmakla veya ice tea dondurup saatlerce katır kutur kazıyıp yemek veyahut da kış günü  buz gibi havada kocaman bir paket dondurma yemek ile de bunu yaşayabiliriz. Bu tamamen sana, bana, bize kalmış. 

Önemli olan gerçekten sana ait seni sen yapan, kendini kendine hissettiren "an" sahibi olmak. Tüm bu "1 gün"  esprisi işte bu. "Bir gün" ' ün nasıldı,ömrünün bir aynası olan o günü hakkıyla yaşamaktan bahsediyorum...

Sana ait olmadıktan sonra, kaç yıl yaşadığımızın gerçekten bir önemi olabilir mi.  

Düne bak, bugüne bak ve yarın için ne planladığına bak, içerisinde sana ait "an" var mı? 

Bütün başarımız, mutluluğumuz ve ileride olmak istediğimiz yerlerde olup olmayacağımız tamamen gerçekten kendimize ait "an" varlığımıza ve kalitesine bağlı...

Yaşadığımız bugünkü "1 gün" ömrümüzün sıradan bir 24 saati değil. 

Dün bilmediğimiz geleceğin,yaşadıktan sonra artık bilmemizi sağlayan "1 gün" 'ü

İşte bu nedenle "Ömür dediğin 1 gündür o da dündür, bugündür, yarındır, koca bir ömürdür.... 

Comments are closed